PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : “Doçentlik alınmaz, verilir!”


steTUSkop
01-18-2009, 14:56
“Doçentlik alınmaz, verilir!”

Prof. Dr. M. Oğuz Güç
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Farmakoloji Anabilim Dalı



1994 yılında “Farmakoloji Doçenti” ünvanına layık görülmüş bir kişi olarak tamamen kendi fikirlerimden ibaret olan bu yazının bulunması gereken asıl yer, belki de kendi adımla yayınladığım özgün bir kitap olmalıydı. Ancak, Türk Farmakoloji Derneği Bülteni’nin okuyucu profilini düşününce, ileri sürdüklerimin rasyonel analizini yapıp ciddiye alınabilir geri-bildirim sunabilecek en doğru kitleye ulaşacağıma inandım ve bu beklentiyle yazımı bültenimizin editörlüğüne yayınlanmak üzere sunmaya karar verdim. Umarım bu vesileyle, camiamızı ilgilendiren ve önemli olduğuna inandığım bir konuda ortak akıl arayışını kıvılcımlandırmış olurum.

Bununla birlikte sizlerden bir ricam olacak. Lütfen “Oğuz kim(ler)i hedef alıyor? Kim(ler)i ifşa ediyor? Kim(ler)e kızmış? Ben/biz böyle değiliz ki, niye hepimizi karalıyor, ilh.” zehabından yola çıkarak irrasyonelliğin zihninizi esir almasına müsaade etmeyiniz.

Malum, karakterim gereği kişilerle değil, oluşumların altta yatan felsefesine odaklanırım. Bu yazıyı da aynı disiplinle kaleme aldım. Dolayısıyla, bana gereksiz öfkelenmeden, elinizi vicdanınıza koyup, özel sohbetlerimiz de dahil olmak üzere zaman içerisinde dile getirmiş olduğunuz yılgınlık-kırgınlık-ideallerinizi ve özellikle de geçmiş tecrübelerinizi hatırlayıp, hafızanınızı dürüstçe yoklayarak bu yazıyı okumanızı istirham ederim. Vurgulamak istediğim diğer bir nokta ise asla bir şark kurnazı gibi “sürç-ü lisan ettimse affola” pasif-agresyon kılıfına sığınmayacağımdır.

Bu çerçeveden hareketle, bu yazının amacı:
“Farmakoloji Doçenti” kavramını irdelerken öncelikle camiamızdaki “de facto” duruma ilişkin bazı tesbitler yapmak ve sonra da “de novo” şekillendirmeye yönelik kimi düşüncelerimi sizlerle paylaşmaktır.

de facto..
“Yasaların ve yönetmeliklerin kendine tanıdığı tüm hak ve yetkilerden yararlanmak üzere..” gibi kitabi tanımların hiçbir somut işe yaramadığı herhangi bir kavram söz konusu ise, mevcut örneklerden yola çıkarak birşeyler kalıplamak ulusal bir refleksimizdir.

Memleketimizdeki farmakoloji doçentliği kavramı da herhangi bir istisna olmayacağından, camiamızın tarihsel bazı anekdotlarını ve yaşayan örneklerinin kimi özelliklerini anımsayarak “doçent” ünvanının geçmişte nasıl alındığını/verildiğini irdelemekle başlayayım.

• “Çocuk olgunlaştı artık yapıverelim..”
“Sürahiye koyunca sürahinin, bardağa koyunca bardağın şeklini alacak kadar yumuşattığım” diye konuşan patron/hami/hocaların yaşadığı çok da uzak olmayan zaman diliminde, tamamen muğlak süre ve şiddette, eziyet, eğitim, aşağılanma, angarya, kaprislere katlanma işlemlerinden (ruhsal olarak alınan travma dikkate alınmadan) başarıyla (!) geçtiği uygun bulunmuş namzedin artık doçent yapılma sırasına alındığı vakadır. “Bizim zamanımızda doçentlik tezi yapılırdı” denilerek aslında kendilerinin göründüklerinden daha hakeder kalitede oldukları, “Nerdee eski doçentlikler? İşler şimdikinden daha ciddiydi.

Laboratuvar pratiği imtihanı, ders anlatma imtihanı..” söylemleriyle “O zamanlar hakedilirdi, şimdi dağıtılıyor” iması yapılmaya çalışılsa da, olayların hiç de yansıtıldığı gibi olmadığı bilinmektedir. Şöyle ki, kimi doçentlik tezlerinin patronun uygun gördüğü konuda ve onun emriyle görevlendirilen daha alt seviyedeki asistan, doktora öğrencisi veya teknisyenlere angarya olarak cebren yaptırılması, ders anlatma sınavında zaman bitti işaretçilerinin çaktırmadan sus sinyali vermekle görevlendirilmesi veya laboratuar pratik sınavında adayın takmış olması gereken preparatın teknisyenlere/asistanlara taktırılması gibi “hile-i şeriye” yöntemlerine göz yumulmuş veya alenen yaptırılmış olduğu malumdur.

• “Bu çocuk benim. Artık olsun istiyorum..”
Sınav öncesi icazetini deklare etmiş bulunan patron/ hami/hoca’nın, duayenliğinin derecesine bağlı olarak “artık olgunlaşmış çocuğunun” doçentliğini bazen telefonla, telefon öncesi zamanlarda veya elemanının şiddetle doçent yapılmasını istediği çetrefilli durumlarda ise bizzat elinden tutarak “Şu sabiye veriverin, beni kırmayın” diye kapı kapı el öptürmeye dolaştırma yöntemine başvurduğu camiamızın açık sırrıdır.

Hele hele kendi oğlunun doçentlik sınavında jüri üyeliğinden feragat etmemiş örneğimizin bulunduğu camiamızda doçentlik sınavlarında bir zamanlar etik sınırımızın sonsuz olduğu tescillidir. İşin acısı, bu mekanizmalarla doçentlik ünvanını almış olan kişilerin akademik hayatlarının geri kalan döneminde hamilerine nasıl bir diyet ödemek zorunda kalacakları,
akranlarına ve astlarına kendi otonomilerini nasıl kabul ettirebilecekleri ise onları bu duruma düşürenler tarafından maalesef hiç düşünülmemiştir. Bunun bir yansıması olarak hamilerinin katılamadığı bilimsel toplantıların kürsü başkanlığı girizgahı sırasında “Bizler falanın talebeleriyiz. O şimdi yok. Bundan sonra biz ne dersek o’dur” düzeyine indikleri hafızalardadır.

• “O coğrafyaya biz gidemiyoruz, veriverelim
gitsin..”
Taşrada tek başına gayret göstermekte olan, kısıtlı olanaklarıyla birşeyler (?) yapmaya çalışmış ama elinden kimse tutmadığı için güdük kalmış olan adaya “Bon pour l’orient” mantığıyla toleranslı davranıp, “Ben kendi departmanıma sokmam ama oralarda yapsın birşeyler” denilmek suretiyle doçentlik ünvanı verildiği diğer bir gerçektir. Doçentliği hak etmenin somut tanımının olmadığı durumlarda “Taşrada ders yükünün altında ezilip araştırma yapamamış ki..” türünden sonsuz sayıda mazeret bulunması olasıdır.

Zaten mazeret herkeste en az bir tane bulunur ve hatta “Birgün yolumuz oralara düşerse bizi ağırlar” denilerek göz yumulduğu da varittir.

• “Taşrada en azından doçent değilse fakültesi farmakolojiyi kaale almaz..”
İlk bakışta mesleğimizin saygınlığını artırmaya yönelik bir davranış yolu olduğu zannedilecek bu hata, zaman içerisinde yetersizliği daha da iyi anlaşılacak olan bu kişilerin hak etmedikleri halde doçent yapılması sonucu “Farmakologlar entellektüel açıdan bir işe yaramazlar” şeklinde taşınması güç bir yafta olarak camiaya zararların en ciddisini yapagelmiştir.

Tabi ki beş-on sene sonra doçentliği bitip profesörlük denilen “hesap sorulamazlık” mertebesine erişmesi kaçınılmaz olan bu kişinin, doçentlik sınavlarında jüri üyesi olması ve başkalarının kaderi ile oynaması da ciddi bir problemdir. Nitekim, “Aday yıllarca yurtdışında
çalışmış, yayınlarına ödüller verilmiş.. Tabi ki benden daha fazla yayın yapacaktı ve benden daha iyi eğitim alacaktı.. Yayından çaktıralım da biraz bizim gibi çeksin (?) ve memlekete adapte olsun”demekten imtina etmeyen üyesi olan bir camianın fertleriyiz, unutmayalım.

• “İyi bir çocuk, hem bizden yana..”
Akademik yükselmede meritokratik kriterler haricinde herhangi bir sistematiğin, özellikle de hizipçiliğin/ kamplaşmanın, onarılamaz yıkımlara sebep vereceği ortada iken, doçent adaylarının lehine veya aleyhine bu sıfatlandırmaların yakıştırılması yapılagelmiştir.

Bu gibi fısıltıların sınav öncesinde adayların kaderlerini önemli oranda etkilediğini düşünmekteyim.

• “Gerçi sınavda heyecandan bloke oluyor, bilemiyor ama..”
Sınavda heyecanını kontrol edebilmek gibi en basit yetiye sahip olmayan bir kişinin, kürsüden ders verme, başkalarını sınava alma, onlara derece verme, kitleler önünde bilirkişilik yapma, buluşlarını meslektaşlarına sunma gibi sahne performanslarını da gerektiren bir ünvanı alması, seyirciden korkan bir tiyatro öğrencisine aktör ünvanı vermekle eşdeğerdir.

Sınav, tabiatı gereği aşırı sempatik deşarj oluşturur ve de doçent olmak bu sorunla başa çıkabilme yetisinin olmasını gerektirir. Diğer bir deyişle profesyonel hayatın en son resmi sınavı olan doçentlik sınavından şu veya bu şekilde “torpille” geçilecek olursa hayat boyu devam edecek “süreğen-ama-asıl sınav”da başarıyı garantilemek imkansızdır. Nitekim doçentlik sınavının son hakkından “Onun huyudur bloke olmak, aslında biliyor ama beceremiyor” hoşgörülmesi ile geçirilmiş bazı örneklerimizin arasından camiamızın
tescilli etik ihlallerine imza atanlarının çıkması kaçınılmaz sonumuz olmuştur.

• diğer..
Hakikaten.. “Farmakoloji Doçenti” nedir?
Farmakologların doçentliğini tartışmasız kabul edeceği kişidir (nokta) İlaveten, benim de katıldığım bir İngiliz tanımına göre, “Doçent ulusal; Profesör ise uluslararası süperstar” olmalıdır. Bu durumda kendimi “Doçentlik ünvanını haketmeye gayret gösteren ve de başarmak üzere olduğunu zanneden bir akademisyen” olarak tanımladığımı samimiyetle
belirtmeliyim.

de novo
Miladı günümüze koyacak olursak “Doçent” yapılacak adayların idealist yaklaşımla tanımlanacak özellikleri ne olmalıdır?

• Farmakolog camiasını tanımalı, kendini tanıtmalıdır
Yüzeysel bir tanımla “Camianın popüler konuları hakkında derin bilgi sahibi olmayabilir ama aşina olmalıdır”. Bu konular zamana göre değişir. Aday histamin, ergot alkaloidleri, siklik AMP, prostaglandinler, THC, nitrik oksit, endotelin, kronofarmakoloji, G-proteinleri, PCR, Rho-kinaz, biyoeşdeğerlik, ilh. gibi günün moda temalarında majör saçmalama yapmamalıdır. Bunun yolu camianın aktivitelerinde sektirmeden yer almaktan geçer. Memlekette hiç bilinmeyen, uygulanmayan yöntemlerin uzmanı olsa da ona ünvanı verecek olan jüri üyelerinin bildiklerinden ve beklentilerinden haberdar olması zorunludur.

“Bana ne? Ben nanotıpçıyım. Bildiklerimden sorsunlar..” düzeyinde aymazlığa sahip, genellikle de yurtdışından gelerek ayağının tozuyla sınava giren ve yerel dinamikleri unutmuş adayların eninde sonunda kalıba uyar hale gelmeleri kaçınılmazdır.

• Farmakoloji doçenti “textbook” bilgilerini hatasız bilmelidir
Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’den bu yana yayınlanmış olan tüm yerli külliyatı Kayaalp başta olmak üzere “ana hatlarıyla” bilmelidir. “Bit ilaçlarını bilmese de olur ama atropini, morfini, aspirini, dijitalleri, otonomu, iyon tuzağını, santrali, pA2yi, otakoidleri, bağımlılığı, noradrenalin sentezini...” hocalarımızdan okumuş olmalıdır, kimisi drog, kimisi ilaç dese de. Bu listenin farklı versiyonları vardır ama genelde bu sayılan başlıklarda yapılacak olan “temel bilgi” hataları fataldir. İlaveten Katzung’u üstünkörü bile okumuş olması pozitiftir. Eğer Bowman-Rand hele hele de Goodman-Gilman’dan haberdar ise ve temel kavramlarda (e.g. nörotransmiter-nöromodülatör) yerli-yabancı külliyatın aralarındaki çarpıcı farkları yakalayabilmiş ise süperdir.

• Bilgi genişliği ne düzeyde olmalıdır?
Biyolojik etkinliği olan her şeyin ilgi alanına girdiği farmakolojinin sınırının sonsuzluğuna rağmen insan beyninin de bir kapasitesinin olduğu bir gerçektir. İlaveten de enformasyon patlamasının yaşandığı en dinamik disiplin olan farmakolojide birbirine benzeyen donanıma sahip iki farmakolog bulmak artık imkansızlaşmıştır. Dolayısıyla da ilgi ve bilgi alanlarının artık birbirimizi anlayamayacak düzeyde çeşitlendiği gerçeğini kabullenmek zorundayız.

Mesela elle tutulur moleküllerin kısıtlı sayıda olduğu arkaik dönemlerde, ilaçların açık formüllerini bilmek camianın prim yapan ve aranan özelliği iken, interlökinlerin sayısının otuzu, CD antijenlerinin ise üçyüzkırkı aştığı, farmakolojinin spektrumunun moleküler genetik etkileşimlerden davranışın spatyal analizine uzandığı günümüzde, neredeyse, neyin neyi aktive ettiğini dahi ezberlemek anlamsızlaşmıştır.

Benzer bir durum, ilaçların dozları veya aralarındaki etkileşimleri ezberden sayabilmek için söz konusudur. Belki botilinum toksininin miligramla verilmeyeceğini bilmek şart olabilir ama günümüzde klinikte kullanılan ilaçların dozlarını hassasiyetle bilmemek asla bir dezavantaj olmamalıdır. Çünkü “Alt tarafı sorarsın cep telefonuna bedava yüklenene (mesela) epocrates’e..” şeklindeki bir kontrargümana verilecek cevap pek kolay değildir. Aynen logaritma cetvelini ezberleyerek hızlı çarpma işlemi yapmayı önemsemiş Pakistan eğitiminin üç kuruşluk elektronik hesap makinaları karşında yok oluşu gibi, günümüzün elektronik teknolojisinin yaptığı anlayışdeğişikliğine de adapte olmak zorundayız. Tabi örneğin her hangi bir ilacın açık formülünü bilmemeyi adayın aleyhine değerlendirecek olan jüri üyesinin de örneğin “ufak-ama-camiamızda-aşırı-popüler olan endotelin” molekülünün aminoasit dizisini ezbere sayması gereklidir. Onu sayabilirse bir de filgrastim molekülünü sormak elzemdir.

• Bilgi derinliği ne düzeyde olmalıdır?
Doçentlik ünvanına talip kişi bildiğini tabi ki mezuniyet öncesi eğitimin düzeyinden daha hassas ve derin olarak bilmelidir. Mesela Faz 0 döneminde sodyum kanalından akışın “içeri doğru” olduğunu bilmek bir mezuniyet öncesi sınavı için yeterli olabilecekken doçent adayının, deli balın toksik etkili maddesinin adından ve sodyum kanalının inaktivasyonuna etkisinden haberdar olması beklenebilir. Bu özelliğin tescillenmesinde en büyük sorumluluk jüri üyelerine düşmektedir ama maalesef durum böyle değildir. Çünkü sıkça rastlanıldığı üzere jüri üyesi, kendini güvende hissettiği konuya ilişkin beylik sorusunu stajyerlere, uzmanlık/doktora öğrencilerine ve doçent adaylarına aynı kelimelerle sormakta ve aldığı cevabın düzeyindeki değişikliğe bakmadan yeterli bulabilmektedir. Böylece de aynı soruya aynı derinlikte cevap vererek girilen imtihanın karşılığı olan unvanı sırasıyla almak mümkün olmaktadır. Tabi bu prototip jüri üyesinin verdiği mezuniyet öncesi ve sonrası derslerinin düzeyinin de tıpatıp aynı olması dolayısıyla doktora öğrencilerini amfi derslerine alarak bir taşla iki kuş vurmuş olması da şaşmaz bir gerçektir. Velhasılı, okyanuslar kadar engin ama milimetre derinliğinde bilgisi olacağına ağzından çıkan kavramların evvel-ahirini jüriye sağlamca kabul ettirecek şekilde bilmelidir.

• Becerisi neleri içermelidir?
Beceri konusunda her hangi bir sine qua non listesi yapmak gittikçe anlamsızlaşmaktadır. Çünkü bir zamanlar örneğin kedi/tavşan niktitan membran veya Frank-Starling preparatlarını çalıştırabilmek takdir-ötesi beceriler iken, günümüzde bu preparatların sağlayacağı informasyonun çok daha fazlasını, neredeyse dakikalar içinde robotik yöntemlerle elde etmek mümkündür. Öte yandan, geleneksel olarak biyoessey yapabilme becerisini kutsayan camiamızın bizim dışımızdakilerle entegre olabilmesi için, günün modası Danio reiro’yu gündemine almak suretiyle transforme olması kaçınılmazdır. Bu fenomen, yakın zamana kadar basitçe bilgisayar kullanmayı öğretebilmek için ders açmak zorunda kalmamızın, dağdaki çobanların Facebook’ta gezindiği günümüzde anlamsız kalmasına benzemektedir. Dolayısıyla, örneğin temel laboratuvar becerisi konusunda ortak bir anlayışın ürünü olarak beklentilerin basitleştirilmesi ve rasyonalize edilmesinden yanayım. Belki de camiamız,
“Tüm farmakologların laboratuvar ortamında ileum ve kan basıncı preparatlarında temel mekanizmaların gösterilebilmesi”ni asgari beceri olarak şart koşabilir. Yabancı dil becerisi konusunda ise gerekve-yeter-şartın, “Adayın 10-15 dakika süreyle (slaytlarında yazanları mot-a-mot okumadan), bilimsel bir sözel sunumu, anlaşılır bir İngilizce ile yapabilmesi, o sunuma ilişkin soruları anlayabilmesi ve makul şekilde cevaplayabilmesi” olduğuna inanıyorum. Çünkü memleketimizde dil sınavlarından alınan notlar, maalesef gerçek hayatta o dilin kullanılma yeteneğini bire-bir yansıtmamaktadır.

• Genel kültürü ne düzeyde olmalıdır?
Ortaokul-lise düzeyinde hayat bilgisi-fen bilimleri-biyoloji-kimya-fizik kavramlarında tereddüt yaşamamalıdır.

Mesela “en”leri (en kuvvetli baz, en hızlı çarpan kalp, en yumuşak madde, ilh.) hiç olmazsa Wikipedia düzeyinde bilmelidir. Nature ve Science dahil olmak üzere majör farmakoloji dergilerindeki (i.e. BJP, JPET, TIPS, vb) gündemden ve ülkenin ilaca ilişkin sorunlarından (i.e. ot ilaçları, İKAU kılavuzu, TCK-CMUK, vb) haberdar olmalıdır. Fizyoloji, biyokimya,
nörobilim gibi disiplinlerin popüler referans kitaplarındaki temel kavramlara (laminer akım, şelasyon, Nernst denklemi, vb) aşina olmalıdır. Veri toplama ve analizi konusunda güven telkin edecek net bir yaklaşım sergileyebilecek kadar istatistik-matematik bilmelidir. Hiç olmazsa iki ortalama arasındaki farkı anlamak için ANOVA yapmamayı, standart sapmanın biriminin olmadığını, tekrarlayan t-testlerinin sakıncalarını kabaca bilmelidir.

• Emosyonel stabilitesi olmalıdır.. (Moda deyimle EQsu yüksek olmalıdır)
Doçentliği aldıktan sonra majör handikapın kalmaması dolayısıyla kişinin kendini kontrol edebilmesi çok daha önemli hale gelmektedir. O zamana kadar hırslarını serbest bırakarak yaşamış olması pek dikkat çekmemiş iken, doçentliği aldıktan sonra kontrolsüz şekilde “köle çavuşluğu” yapabilmeyi kendine hak görmesi majör sorunlar yaratacaktır. Mevlana’nın da merkep ve halayık hikayesinde belirttiği gibi asıl erdem hırslı olmak değil, hırsını kontrol edebilmektir.

Özellikle de baskı altında üretken olabilmek, iş yerindeki akademik zorbalıklara tahammül edebilmek, stresle başa çıkabilmek, kendisini bir “bully” olmaktan korumak için boşalmış enerji kaynaklarını yenileyecek mekanizmaların-hobilerinin gelişmiş olması, sevildiği aile-dışı bir sosyal çevresinin olması, etkin bir espri anlayışı olması şarttır. Diğer bir deyişle, ”Ünvanı elinden alınınca yok olan sıkıcı birisi” olmamalıdır. Bunu sağlayabilmenin yolu ise akademik/profesyonel çevreyi özel hayattan soyutlamayı başarmaktan geçer. Aksi takdirde, iş yerini ev zannetmek, akademik kurulları muhabbet ortamı sanmak, iş arkadaşlarına aile bireyi muamelesi yapmak gibi irrasyonellikler kaçınılmazdır.

• Etkin sunum tekniklerini bilmelidir..
Sorulan soruyu anlamakla başlayıp ana mesajını etkin şekilde iletebilmekten geçen bir yolun üzerinde; farmakolojik bir sorunu anlamak-bulmak, hipotez kurmak, proje yazmak, kendini kabul ettirmek, anlamlı hedeflere varabilmek, kritiklerle baş edebilmek gibi birçok sistematik düşünme ve davranma ara istasyonlarının bulunduğunun bilincinde olmalıdır.

Ancak bu şekilde “Madde bağımlılığı hakkında ne biliyorsun?” şeklindeki çanak doçentlik sınavı sorusuna “Gabapentin de bağımlık yapabilir” saçmalamasını yapmamak mümkündür. Tabi ki içeriği kof olan her hangi bir sunumun ne kadar etkin olsa da kabul görmesi mümkün değildir.

• Pırıltısı olmalıdır..
Akademisyen öncü kişilik özelliklerine sahip olmak zorundadır. Hımbıl ve sıradan kişilerin ünvanlarının olması camiaya sadece zarar getirir. Pırıltı gözlerdeki zeki bakışla başlar, geniş ve öğrenme açlığı çeken bir vizyonla beslenir, bazı uç-ama-ilginç bilgi kırıntılarıyla süslenir, çevredekileri düşünmeye teşvik eden yaklaşımlarla saygınlık kazanır ve de mesleğine kişisel damgasını vurmaya azmederek, sebatkar olmak ve yenilikler getirmekle tescillenir. Armutun
dibine düştüğü, boynuzun kulağını geçmediği ezbere hiyerarşilerin, evrimsel olarak süregitmeleri imkansızdır.

Bu sebeple, patronların koyacağı çıta kendi seviyelerinde olmalı ve ana prensipleri ise öğrencilerinin kendilerini geçmelerini sağlayacak tüm desteği samimiyetle sağlamalarıdır. Nihayetinde, öğrencilerimizin başarılarının da hatalarının da sorumluluğunu belli bir yüzde ile sonsuza kadar taşımak yadsınamaz bir olgumuzdur.

• Etik kavramını içselleştirmiş olmalıdır
Etik, başkaları görmediği zaman ne yaptığımızla ilişkilidir. Bu çalıp-çırpmamaktan başlayıp küçüklerin hakkını yememeye, çıkarçatışması varsa olaydan imtina etmekten, cüppeyi-kalemi peşkeş çekmemeye kadar uzanan bir yelpazedir. Pozisyonların geçici ve ucuza satın alınabilecek ama akademisyenliğin sonsuz ve çok pahalı olduğu gerçeğinden yola çıkılınca, bir doçent adayının “Zamana karşı sorumluluk duyması ve sonsuza kadar haklı olmayı şiar edinmiş olması” şarttır. Zaman içerisinde gücetapan, tükürdüğünü yalayan, onun-bunun dümen suyunda giden ve şebekleşen birisi olmamak için her akademisyenin bir eylem planının bulunması şarttır.

• Tabi ki bürokratik gerekleri (yayın, sitasyon, diploma, vb) yerine getirmiş olmalıdır..
• diğer..
Selam ve hürmetlerimle..

Teşekkür: Bu yazının hazırlanması sırasında benimle değerli görüşlerini paylaşan ve düzeltmeler öneren Prof. Dr. Dicle Güç, Prof. Dr. Alper B. İskit, Prof. Dr. Arzu Topeli-İskit, Uz. Dr. A. Meltem Sevgili, Dr. İ. Burak Bal ve Dr. Selda Ertaç-Serdar’a teşekkürlerimi sunarım.

Kaynak: Türk Farmakoloji Derneği Bülteni-Aralık 2008